Perspektif

Kendi bakış açımdan yaşadığım evrendeki insanları ve araçları sorgulayıp yorumladığım yer

Özgurluklerin sorumluluklarını taşıyabilmek

Her zaman bana ilginç ama bir yandan da itici gelen bir şey vardı: Özellikle Avrupalıların çocuklarını 17-18 yaşlarında, deyim yerindeyse “evden kovması”. Şimdi ise fikrim değişti: İticilik bir yana, bir birey olabilmek için bu bir insana yapılabilinecek en güzel şey olmalı.

Çevremdeki insanlar özgürlüklerine düşkünler, ben de. Ama çoğumuz özgürlüğü kaldırabilecek karakterde insanlar değiliz. Nedeni umursamaz olmamız. Sinirlenip elinizdeki bardağı yere atıp kırabilirsiniz, önemli değil çünkü yarın gidip yerine yenisini alırsınız. Hayatınızda köklü hiçbir şey değişmez. Bardak yerine bir insanı koyarsanız ise durum tehlikeli. Bir insanın psikolojisini bozar, sonra onun ailesinin psikolojisini bozar, arkadaşlarının psikolojisi bozar, maddi ve manevi yıkımlara yol açabilir, bir ürünün fail etmesine ve hatta dünya tarihinin değişmesine neden olabilirsiniz.

İnsanlarla oynamak çok zor bir sanat. Bunu itiraf ediyorum çünkü beynimin sağ tarafını kullanmaya yeltenmemeyi bir marifet olarak görüyordum. Ama hayat kollektif bir yer, çevremizdeki insanları mutlu edebildiğimiz kadar mutlu olabiliyoruz. Her kim olursak, ya da her ne durumda olursak olalım çevremizdeki insanların yerine kendimizi koymayı deniyelim. Anlamasak da anlamaya çalışarak. Çünkü özgürlüklerimiz insanlara zarar vermedikçe özgürlük. Bunun farkındalığına ne kadar erken varabilirsek o kadar iyi. O yüzden 18 yaşında tek başına bırakmak kuralını uyguluyorlar birileri. Her zaman sana kol kanat gerip, seni koşulsuz seven insanların olmadığı bir dünyada yaşımayı becerebilmek için. İnsanlara sadece insan olduğu için değer verebilmemiz için.

Daha fazla dinlemek, gözlemlemek ve davranışlarımızın sonuçlarına katlanabilmek lazım. Bir haftada değişebildim diyemiyorum, ama artık daha bilinçliyim. Davranışlarımın sonuçlarından kaçmak istemiyorum.

Kullanılabilirlik denince akla gelen kitaplar

Kullanılabilirlik hayatımızın her alanına egemen sorunlardan biri, ama hala çoğumuzun ilgisini çekmiyor. Çalıştığım sektörden edindiğim izlenim şu: Çoğu mühendis ürünün ne kadar kullanılabilir olduğuna değil, fonksiyonel olarak ne kadar iyi çalıştığı ile ilgili. Arayüz her ne kadar tasarımcılara bırakılsa da, onu gerçek ürüne uygulayan geliştiricilerin kullanılabilirlik felsefesinden uzak olması herşeyi tehlikeye sokabilir çünkü detaylar oldukça kritiktir.

Yıllar önce bir kitap okudum ve çevremde gördüğüm her şeye olan bakış açımı değiştirdi. Yapay ürünlerin de doğanın içine bir şekilde harmanlanabileceğine inanmaya başladım. Kitabın adı, “The Design of Everyday Things”di. Her gün karşıma çıkan insan icatı bir çok aletin nasıl kullanılacağını sadece mantığa dayalı içgüdülerimle çıkarmam gerektiğini anlatıyordu. Bugün size bu kitabın dışında iki kitap daha önereceğim. Sonraki iki kitap günümüzün daha modern problemlerine açıklık getirmeyi hedefliyor ve daha çok yazılımla ilgilenleri hedefliyor.

Design of Everyday Things Designing the Obvious 4189W8B2NXL._SS400_

Aklımdaki kullanılabilirlik

Kullanılabilirlik etkileşim ile ilgilidir. Konu tek yönlü değil, aksine etki-tepki modeli üzerine kurulu. Kullanım ise bir akış olarak adlandırılabilinir. Akışın her adımı bir aksiyon ve bir de tepkiden oluşmakta. Aksiyonu başlatan kişinin kendisi olabildiği gibi, ürün de olabilir. Ekranda beliren bir soru penceresi sıradan bir yazılım aksiyonu olarak örneklendirilebilinir, çünkü ürünün davranışı sizin tepkinize göre değişecek.

Bu birden fazla adımdan oluşmuş akışın içerisinde aksiyonlarımız ve tepkilerimizi ne kadar doğal yollarla iletebilirsek, bu ürünün kullanımını o kadar arttırıyor. Google’da karşımıza çıkan büyük girdi alanının ya da herhangi bir sayfada yan yana sıralanmış beş yıldızın bizden ne istediğini ve bize ne döndüreceğini tahmin edebilmemiz gibi.

Bir sürecin özeti

İnsan-makine etkileşimi bilgisayar bilimleri, insan psikolojisi, enformatik ve kavramsal bilimlerin (cognitive sciences) bu yüzyılın başından beri giderek daha etkin bir şekilde uğraştığı alt birimlerden biri. Çoğu insanın sandığının aksine etkin arayüzler 3-5 dahi insanın birlikte çalışarak tek gecede çıkarttıkları modellere dayanmıyor. Kullanılabilirlik, sanılanın aksine çok uzun bir süreç. Profesyonel dünyada yeni ürünler tasarlanırken, ilk başta temel kurallar göze çarpıyor. Bunlar arayüzün stabil, açık, sade ve çelişkilerden uzak olması. Ayrıca, tasarım desenleri olarak adlandırılan çoğunluğun beyninde yer etmiş kullanımlara bağlı kalmak büyük bir avantaj. Sonrası kullanıcılardan gelen geri dönüşüme bağlı. Kullanılan fonksiyonel özelliklerden elde edilen metriklere göre, istatistiksel olarak hangi alt birimlerin daha az etkin olduğu sürekli sorgulanıyor. Sorgulamalar, kaynaklar oranında iyileştirmelerle sonuçlanıyor. Böylece ürünün kullanılabilirliği her iterasyonda daha da artıyor.

Aslında tamamen mühendislik işi olan bu süreç, hala çok da ilgi çekici değil. Kullanılabilirlik konusuna hiç ilgi duymayan insanlar için çok iyi giriş noktaları olabileceğini düşündüğüm bu kitapları okumadıysanız, bir şeyler kaçırıyorsunuz bence.

Kısıtlar, özgürlük ve pazar yaratmak

Kendimden farklı biri olmaya çalıştığım için suçluyum. Aslında beni algılamakta zorluk çekebilecek büyük bir çoğunluğun bilmesi gereken tek şey var. Yaratmayı seviyorum. Küçük bir çocukken de çizerdim. Doğaya büyük bir merakım var, soru sormayı seviyorum. Cevaplar bulmayı da. Herşeyi analitik bir düzene oturttuğum evrenimin gerçekliği konusunda şüphelerim var ama deniyorum.

Kısıtlar ve Ürünler

Birkaç gün önce biri bana şunu dedi: “Eğer kısıtlar olmasaydı, iş daha eğlenceli olurdu.” Kısıtlar sadece maddi temellere dayanmıyor. İnsanoğlunun kapasitesi, pazarın ürünü anlayabilmesi ve kullanıcının ihtiyacı – kültür, ırk, cinsiyet gibi daha mikro kriterler de var. Gerçekten bu kadar basit. Pazarı yönetmek için yaratılan stratejilerin arasında kaybolan şirketler biliyorum, ne yaptığını ve amacını unutmuş şirketler. Gerek yok, kullanıcının ihtiyacı analiz edilerek ve bu ihtiyacı beslenerek para kazanılabiliyor. Kısıtların olmamasını istemek dünya düzenini anlayamamak gibi. Kısıtlar yaşamımızın doğal bir parçası, bunca yıldır üzerine inşa ettiğimiz yaşam felsefemiz, inançlarımız, kurallarımız bu kısıtlarda yaşamanın bir bedeli.

Özgürlük

Şimdi bana gelip “Özgür ruha ne oldu?” diye soranlar olacak. Özgür ruh diye bir şey yok, az gelişmiş egoistik beynimizin yarattığı düşler aleminden bir karakter sadece o. Bir şehirde kısılıp kaldım, burdan kaçarsam başka bir şehirde kısılı kalacağım. Çevremdeki insanlara mahkumum, aileme mahkumum. Yemek yapmayı sevmediğimden birinin benim için pişirdiklerine mahkumum. Kendime özen göstermediğimde eleştirilmeye, özen gösterdiğimde yine eleştirilmeye mahkumum. İnsanları takmamaya başladığımda sorumsuz ve geçimsiz biri gibi hissetmeye mahkumum. Özgürlük bunun neresinde? Ben benden önceki insanların yarattığı bu yapay düzenin içinde hapsolmuş biriyim. Özgürlük tutkunuyum, ama bunu paylaşabileceğim insanlar aramak konusunda bile sıkıntılıyım.

Evin Kapısı

Evin kapısıBenim problemimim ne olduğunu soranlar anlamışlardır. Bugüne saygı duymayan bir bünyem var. Sırf bu nedenle teknolojiyi seviyorum. Ama onu kullanmayı değil, yaratmayı. Her gün eve elim poşetle dolu geldiğimde elimdeki her şeyi yere bırakıp, iki elimi kullanmak zorunda olmak istemiyorum – çekip kilidi çevirmek için. Ya da delikten içerideki ışığın dışarı yansıması nedeniyle evde olduğumu anlayan komşunun kapıyı ısrarlıca çalmasını. Ya da çercevesi veya kolu akıllıca tasarlanmamış bir kapının hangi yöne açılacağını tahmin etmek. Hayatımızdan çok basit ayrıntılar ama bunların hepsi yaşamımızın akışında büyük aksaklıklara yol açıyor. İşte kısıtlar bunlar.

Kısıtlar ve özgürlük arasında ince bir çizgi var.  Sokağa çıkıp bakın. Göreceksiniz çoğu araç kısıtları alt etmek için yaratılmış ve büyük bir tutkuyla kullanılıyor. Elimizde olmayan tüm duvarları lehimize çevirebilmek bizim elimizde. Olmayan bir şey mi yapmak istiyorsunuz? Kendi hayatınızdan ders alın. Gidin ve hayatınızı zorlaştıran bir problem bulup, çözümünü ürün haline getirin.